• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Avrupaturk.be/
  • https://api.whatsapp.com/send?phone=+32 484 54 54 56
  • https://twitter.com/TurkAvrupa
Ahmet Bican Ercilasun
MİLLİYETÇİLİK TARTIŞMALARI
01/09/2017
Türkler, 10. yüzyildan 17. yüzyilin sonlarina dek
dünyanin en güçlü yönetimlerini kuran ve 700 yil
tarihin gidisine hükmeden bir irktir. 10. yüzyildan
ö nce Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar dönemlerinde de,
Avrasya bozkirlarinda araliklarla da olsa
hâkimiyetlerini 400 yil sürdüren Türkler, tarih içinde
1000 yili asan egemenlikleri dolayisiyla “en üstün
irk” sifatini hak etmislerdir. Arap, Rus, Ingiliz vb.
egemenliklerin hiçbiri 500 yili asmis degildir.
Dolayisiyla Türk irkinin üstünlügü bos bir övünme
degil, tarihin objektif gerçekligidir. Yaradilis
açisindan irklarin esitligi safsatadan ibarettir.
Insanlar yaradilisça esit olmadigi gibi, insanlardan
olusan irklar da yaradilisça esit degildir. Esitlik
ancak ahlâkî bir deger olarak vardir: Insanlar kanun
karsisinda, irklar ve milletler devletler arasi hukuk
karsisinda esit sayilabilirler. Yoksa yetenekleri
(yaradilislari) açisindan ne insanlar esittir, ne de
irklar. Insanlar ve irklarin yeteneklerinin objektif
ö lçüsü, yasadiklari sürece gösterdikleri basarilardir.
1000 yillik dünya hâkimiyeti, Türklerin “en üstün irk”
oldugunun açik kanitidir. Bugünkü duruma bakarak hüküm
vermek, kisir bir bakis açisinin ürünü olur. Bir irk
veya bir millet, tipki bir insan veya bir kurum gibi,
yasanilan bütün zaman dilimi dikkate alinarak
degerlendirilmelidir.

Burada bahsettigimiz üstünlük olgusu, 17. yüzyildan
beri Türklügün gittikçe küçüldügü ve dünyadaki
etkisinin azaldigi gerçegini ortadan kaldirmaz. Böyle
bir gerçek vardir; ancak bu gerçege ragmen Türk
irkinin yaradilistan ve tarihten gelen “potansiyel”
gücü de vardir. Buna “genetik güç” veya Atatürk’ün
ifadesiyle “damarlardaki asil kudret” diyebiliriz.
Nitekim bu kudret son olarak kendisini Türk istiklâl
savasinda göstermistir. Sevr antlasmasiyla dibe vuran
Türk gücü, 19 Mayis 1919’da tekrar harekete geçmis ve
grafik çizgisini yükseltmeye baslamistir. Duraklama ve
zikzaklara ragmen grafik çizgisinin genel gidisi
yükselme yönündedir. 21. yüzyilin ilk yillarinda bu
ç izginin çok ciddî bir geriye sapis içinde oldugu
görülüyor. Ekonominin bazi sektörlerinde zaman zaman
görülen basarilara ragmen, 1980’lerde baslayan ahlâkî
ve kültürel çöküntü, toplumun zihnini ve ruhunu esir
almis gibidir. Özellikle toplumun aydin kesimini
temsil iddiasinda bulunan bilim ve kültür adamlariyla
medya mensuplarinin büyük çogunlugu ruhen ve zihnen
gönüllü sömürge olmaya hazir vaziyete gelmislerdir.
Gençler de bu durumdan olumsuz olarak
etkilenmektedirler. Bu vehamet karsisinda ciddî bir
seçenek olusturacak siyasî ve entellektüel kadrolar da
etkisizlestirilmis ve hatta yok edilmistir. Gönüllü
sömürge olmaya karsi gençligin ve halkin tepkisini
ö rgütleyecek bir merkezden Türk toplumu su anda
yoksundur. Tek emniyet subabi vardir: Dibe vurma
hâlinde halkin galeyana gelip tasacak olan millî
duygulari, bagimsizlik ruhu. Su anda bu duygular ve
ruh törpülenmeye çalisilmaktadir.

1910’larin sonlarinda Sevr antlasmasini imzalayan
mandaci ve is birlikçi aydinlara karsi Türk millî
gücünü Türkçüler örgütlemistir. Türk genetik
kudretinin bedence ve zihince son yüzyillardaki en
yüksek tezahürü oldugundan süphe etmedigim Mustafa
Kemal, örgütleri bir araya getirerek onlara önderlik
etmis ve istiklâl savasi mucizesini
gerçeklestirmistir. Atatürk, yeni Türk cumhuriyetini
“ milliyetçilik” temeli üzerine kurmustur. Çagdaslik ve
lâiklik de milletin saglikli sekilde muhafazasi ve
yükselmesi içindir; yani onlarin da temelinde Türk
milliyetçiligi vardir. Atatürk’ten sonra bu temelden
gittikçe uzaklasildigi, toplumun milletler arasi
ideolojilere açik hâle getirildigi muhakkaktir.
Marksizm de, kapitalizm de, siyasî ümmetçilik de
milletler arasi ideolojilerdir ve Türk
milliyetçiligine aykiridirlar. 1940’larin basindan
itibaren edebiyat, tarih gibi sosyal derslerin içerigi
degistirilerek gençlerimizin tabiî sekilde milliyetçi
olmalari önlenmis; böylece zihinleri yabanci
ideolojilere açik birakilmistir. Nihal Atsiz ve
arkadaslarinin bu konudaki siddetli itirazlari,
tutuklamalar, iskenceler ve tabutluklarla karsilik
görmüs; böylece Mesrutiyet yillarindan ve Atatürk
devrinden 1940’lara uzanan Türkçülük âdeta devlet
düsmani ilân edilerek gençlik ve aydinlar
milliyetçilik disi ideolojilere veya ülküsüzlüge terk
edilmistir. 1950’de degisen iktidar bu konuda hiçbir
tedbir almamis ve bu durum 1960’ta kendisinin
yikilisini hazirladigi gibi, ayni yillarda Türk
aydinlarinin ve gençliginin önemli bir kisminin
Marksist ideolojiye kaptirilmasina sebep olmustur.

1960’larda Moskova tarafindan yürürlüge konulan
“ Türkiye’yi Afganistanlastirma projesi”ne karsi bu
dönemde Alpaslan Türkes ve arkadaslari harekete
geçmisler; Milliyetçi Hareket Partisi, Dokuz Isik
doktrini ve ülkücü kuruluslar yoluyla destanî bir ölüm
kalim savasi vererek bu belâyi defetmeyi
basarmislardir. Bir kismi simdi kahramanlastirilmaya
ç alisilan Marksist gençlerin, gerillâ örgütleri ve
ç eteler kurarak, bazen kir gerillâsi, bazen sehirlerde
sokak savaslari yöntemleriyle Türkiye’yi düsürmeye
ç alistiklari bir gerçektir. Bu gençlerin, Marks’in,
Lenin’in, Mao’nun posterlerini; orak çekiçli
bayraklari tasidiklari gazetelerin arsivlerinde
sayisiz örnekleriyle durmaktadir. Esasen o
hareketlerin içinde bulunmus ve simdi yazar çizer
olmus pek çok kimse de o zaman yaptiklarini itiraf
etmektedirler. Bir kismi gururla, bir kismi
yaptiklarinin hata oldugunu söyleyerek. 1968’deki
ç atlamada partiden ayrilan Mehmet Ali Aybar ve
arkadaslari ile birkaç münferit ismin disinda hepsi de
Komünizmin dis merkezlerine bagliliklarini Sovyetlerin
çö küsüne kadar sürdürmüslerdir. Türkiye Isçi Partisi
genel baskani Behice Boran’in da, Baris Dernegi
yöneticilerinin de Moskova’dan para aldiklari,
Sovyetlerin çöküsünden sonra Milliyet gazetesinde Cenk
Baslamis tarafindan KGB arsivlerine dayanilarak
açiklanmistir. “Bugün 50 yasini geçmis birçok eski
Türk solcusu gibi ben de gençligimde böyle ‘üçüncü
dünyaci’ özlemler âleminde yasadim” diyen
(Hürriyet, 04 Nisan 2003) Ertugrul Özkök de o zamanki
Baris Dernegi’ne telmihte bulunarak “bunlar geçmiste
baris kelimesini tamamen Marksist bir mücadele araci
hâline getirmislerdi” demektedir (Hürriyet, 02 Nisan
2003). Türk solunun disa bagli kirli geçmisi ayan
beyan ortadadir ve artik kendileri tarafindan yazilan
Türk solunun tarihine dair yazi ve kitaplarda da
açikça belirtilmektedir. Buna karsilik milliyetçi ve
ü lkücü kuruluslarin hiçbirinin yabanci bir bayrak veya
poster tasidigini hiç kimse gösteremez. 1980’e kadarki
ü lkücü hareket su veya bu açidan elestirilebilir;
fakat hiç kimse onlara yabanci usakligi isnat edemez.

Ülkücü ve milliyetçi hareketin 1960’tan sonraki
lideri Türkes’in sadece siyaset ve hareket temelinde
bir direnis örgütledigini düsünmek yanlis olur. O Türk
milliyetçiligini bir reaksiyon olarak degil, geçmisi
ve fikrî temelleri bulunan bir aksiyon olarak
görüyordu. Esasen kendisi de o geçmisten geliyordu.
Türk milliyetçiligi fikir sistemine 1960’larin
sartlarina uygun doktriner açilimlar kazandirmisti.
Milliyetçi toplumculuk, millet sektörü, tarim kentleri
ve bunlarin hepsini toparlayan Dokuz Isik doktrini bu
ç alismalarinin ürünüdür. Gerek kendisinin, gerek yakin
dava arkadaslarinin kaleme aldigi eserler Türk
milliyetçiligine fikrî bir açilim sagliyor ve
Marksistlerin Yön, Devrim gibi yayin organlarinda,
irili ufakli birçok dergi ve gazetede açtigi yogun
ideoloji bombardimanina karsi gençleri fikren
yetistiriyordu. Dündar Taser, Muzaffer Özdag, Orhan
Türkdogan, Galip Erdem, Tahsin Ünal, Kurt Karaca
(Fikret Eren), Erol Güngör, Necmettin Hacieminoglu,
Mehmet Eröz, Mustafa Kafali, Ayhan Tugcugil (Iskender
Ö ksüz) gibi siyaset ve bilim adamlarinin kitap ve
yazilari ciddî bir literatür olusturuyordu. Nihal
Atsiz, Nejdet Sançar, Reha Oguz Türkkan, Ismet Tümtürk
gibi önceki Türkçülerin yayin faaliyeti de bir yandan
devam etmekteydi. Bunlara, daha çok Türk dil,
edebiyat, tarih ve kültürü üzerinde yogunlasan ve
partili olmasa da Türk milliyetçiligi fikrinin seçkin
bilim ve kültür adamlari olan daha genis bir halkanin
meydana getirdigi eserleri de eklemeliyiz. Arif Nihat
Asya, Emine Isinsu, Mustafa Necati Sepetçioglu,
Niyazi Yildirim Gençosmanoglu, Yavuz Bülent Bakiler,
Sevinç Çokum, Ismail Gerçeksöz, Yetik Ozan (Turgut
Günay) gibi sâir ve romancilar ise hareketin edebiyat
tarafini teskil ediyorlardi. Nihayet yukaridaki bilim,
kültür ve edebiyat adamlarina daha da gençlerin
katilmasiyla 1960-1970’lerde dergi, gazete yazisi ve
kitap olarak önemli bir birikim saglanmisti. En
azindan l970’lerin ortalarina kadar ülkücü ve
milliyetçi gençler okuyorlardi. 1970’ler, özellikle
1970’lerin ikinci yarisi tam bir ölüm kalim savasidir.
Binlerce sehit ve Türkiye’yi Afganistanlasmaktan
kurtaran destanî bir direnistir. 1960’lardan itibaren
Alpaslan Türkes ve arkadaslarinin örgütledigi
milliyetçi hareket ve ülkücüler olmasaydi, üniversite
gençliginin tamami ve aydinlarin büyük kismi Marksist
ö rgütler tarafindan “kapilacak”; Türkiye’nin yönetimi
Marksistlerin eline geçebilecekti. Nitekim 12 Mart
olayi, böyle bir darbenin önlenmesine yöneliktir.
Türkiye’nin bütün gençligini, aydinlarini, basin yayin
organlarini saracak Marksist bir hareketin önünde hiç
kimse duramazdi. Kenan Evren ve arkadaslarina 12 Eylül
darbesini yapma mecalini veren, ülkücülerin
direnisidir. Bu direnis olmasaydi Türkiye’de Marksist
bir darbe yapilir; ancak ondan sonra askeriyle
siviliyle Türk millî direnisi örgütlenebilirdi. Bu da
Türkiye’yi Afganistan’a çevirirdi.

Kenan Evren ve arkadaslari, tehlikeyi kendilerinden
ö nce görüp tedbir alan milliyetçi ve ülkücüleri
tutuklatarak Türk millî direnis gücünü darmadagin
ettiler. Üstelik sosyalist veya sosyalist egilimli
savcilara iddianameler hazirlatarak bütün bir Türk
milliyetçiligini yargilattilar. Daha sonra da Türk
siyasetini Turgut Özal ve ekibine terk ederek bugünkü
durumu hazirladilar.

Bütün bu süreç içinde Türk milliyetçilerinin
kusurlari olmadi mi?

Daha önce de belirttigim gibi 1940’larin basinda
degisen egitim ve kültür siyaseti, genç zihinleri
uluslar arasi ideolojilere açik ve hatta yatkin hâle
getirmeye baslamisti. Baska bir ifadeyle Türk millî
egitimi toplumun bireylerini, toplumun parçasi hâline
getirmek, yani bireyleri duygu ve fikirce Türk yapmak
islevini artik yerine getirmiyordu. Tuhaf bir
hümanizma anlayisiyla devlet yurttaslarini, Türk
toplumunun degil, Bati kültürüne agirlik veren
insanlik camiasinin parçasi hâline getirmeye öncelik
vermisti. 1950’den itibaren ayni anlayis demokrasinin
geregi gibi görüldü. Demokrasiye göre devlet
vatandasina güdümlü egitim veremezdi. Bu anlayisla
Türk tarihi, dili ve edebiyati dersleri, içi bosalmis,
duygu ve heyecan vermekten uzak, zevk alinmaz, kupkuru
dersler hâline getirildi. Iste devletin görevini
yapmadigi bu ortamda devreye dergiler, dernekler,
gazeteler ve partiler girdi. Türk milliyetçileri
1944’teki Irkçilik-Turancilik davasinda yedikleri agir
darbeye ragmen 1946-1953 arasinda ciddî sekilde
ö rgütlendiler, dernekler kurdular ve pek çok dergi
ç ikardilar. Demokrat Parti’nin seçim propagandalarinda
malzeme olarak kullanilabilecek derecede agirliklari
vardi. Bence ilk önemli hatayi burada yaptilar. Bu
agirligi siyasete tasimadilar. Demokrat Parti’den
milletvekili olan Remzi Oguz Arik, Tevfik Ileri, Sait
Bilgiç vb.nin sayisi bir elin parmaklarini geçmiyordu.
Remzi Oguz bir süre sonra partiden ayrilarak Türkiye
Köylü Partisi’ni kurmak zorunda kalmisti. Tevfik
Ileri’nin Milli Egitim Bakanligi kisa sürmüstü. Sait
Bilgiç’in basinda bulundugu ve yurt çapinda
ö rgütlenmis olan Türk Milliyetçiler Dernegi Demokrat
Parti iktidari tarafindan 1953’te kapatilmisti. Kisaca
Demokrat Parti, Türk milliyetçiligini ve
milliyetçilerini dislamis; buna karsi ise ciddî bir
mücadele yapilmamisti. 1950’lerin sonlarina kadar da
ciddî bir örgütlenme ve dergicilik faaliyeti
yürütülememisti. 1953-1958 yillari Türk milliyetçileri
açisindan bir bakima bos geçen yillar olmustu.
Demokrat Parti ile bu isin yürümeyecegini anlayan Türk
milliyetçileri ancak 1957-58 yillarinda yeniden
toparlanma geregini duymuslar; Türk Ocagi ile Türk
Yurdu dergisi etrafinda toplanmaya baslamislardi.
Demokrat Parti ise aydin, gençlik ve basin desteginden
ciddî sekilde yoksun kalmisti. Bu durum onun sonunu da
hazirladi. Türkes ve arkadaslari ordu içinde kurulan
ö rgütleri biliyorlardi; bir darbe yapilacagini ve
darbecilerin CHP güdümüne girecegini, hatta sosyalizme
kayabilecegini tahmin ediyorlardi. Kaçinilmaz darbenin
içinde bulunmayi ve mümkünse ona Türkçü bir yön
vermeyi uygun gördüler. Darbenin ilk aylarinda bu
yönde yogun faaliyetler içinde bulundular; ancak
Inönü’nün agirligini asamadilar ve tasfiye edildiler.
Bir müddet sürgünde kalan Türkes ve arkadaslari için
artik tek yol vardi: Siyaset yapmak. Esasen hizla
ö rgütlenen; dernek, parti ve dergiler etrafinda
toplanan Marksistler faaliyete geçmislerdi bile. Türk
gençleri, aydinlari ve hatta genç subaylar üzerinde
etkili olmaya da baslamislardi. Alpaslan Türkes,
Dündar Taser, Muzaffer Özdag, Rifat Baykal, Ahmet Er,
Mustafa Kaplan, Münir Köseoglu CKMP’ye girdiler; parti
yönetimini ele geçirdiler ve böylece MHP dogmus oldu.

Türk milliyetçilerinin ikinci hatasi bu yillarda
ortaya çikar. CHP karsisinda partisiz kalan Demokrat
Partilileri toplamak üzere kurulan Adalet Partisi’nde
yogun bir sekilde yer almislardir. Sadettin Bilgiç,
Ferruh Bozbeyli, Fethi Tevetoglu, Faruk Sükan, Tahsin
Demiray, Osman Turan, Mehmet Turgut, Ahmet Nihat Akay,
Gökhan Evliyaoglu gibi dev isimler Adalet Partisi’nin
ü st yönetimindedir. Birlik olamazlar ve partiyi
milliyetçi geçmisten gelmeyenlere “kaptirirlar.” Ondan
sonraki kaderleri, Demokratik Parti denemesi ve Adalet
Partisi içinde “ikinci sinif vatandas” olmaktir.
Alpaslan Türkes ve arkadaslari tarafindan yönetilen
MHP içinde yer almayi da düsünmezler. Demokrat Parti
içindeki birkaç milliyetçinin kaderi, Adalet Partisi
içinde –çok daha kalabalik olduklari hâlde-
tekrarlanir. Bu parti içinde Türk milliyetçiligi için
tek ciddî müessiriyetleri, Ali Naili Erdemli, Ahmet
Nihat Akayli, Ayvaz Gökdemirli Millî Egitim Bakanligi
döneminde olmustur.

Milliyetçilik pratigine ait yukaridaki hatalara
teoride, pratige de önemli sekilde yansiyan ciddî bir
hata daha eklenir. 1940’larin ikinci yarisindan
itibaren Türk milliyetçiligi fikir sistemi içinde din
agirligi gittikçe artar. Oysa özellikle Atatürk
devrinde din, Allah’la kul arasinda kutsal bir kurum
olarak kabul edilmis; sosyal, hukukî ve ekonomik
düzenin, dinden çikarilan kurallara göre
belirlenmemesi demek olan lâiklik milliyetçiler
tarafindan da benimsenmisti. Din, milletimizi meydana
getiren önemli unsurlardan biri olan kültürümüzü
etkileyen ve önemli ölçüde sekillendiren bir kurumdu.
Türklerin %98’i Müslümandi ve 1000 yildir devam eden
Müslümanlik, milletimizin kutsallari arasinda yer
almaktaydi. Ancak %2 oraninda da olsa gayrimüslim
Türkler vardi. Üstelik Müslüman olan Türklerin büyük
ç ogunlugu Sünnî olmakla birlikte hatiri sayilir ölçüde
Siî Türk de bulunuyordu. Alevîler ise nispeten farkli
yasama tarzlari ve haklarindaki asilsiz dedikodular
dolayisiyla kendilerini dislanmis hissediyorlardi.
Oysa samah ve türküleriyle Türk kültürünü en canli ve
seçkin sekilde yasatan bir unsurdu Alevîler. Farkli
din, mezhep ve yasama tarzlarinin varligi, lâikligi
Türkler için bir millî birlik sarti hâline de
getirmisti. Çok keskin sayilabilecek birkaç istisna
disinda Türk milliyetçilerinin çogu dine bu gözle
bakiyordu. Ancak zamanla din agirligi, milliyetçiler
içinde artmaya basladi. Türk-Islâm sentezi, Türk-Islâm
ü lküsü, Tanri Dagi kadar Türk, Hira Dagi kadar
Müslüman (Tanri Dagi ile Hira Dagi arasindaki
kiyaslanamaz yükseklik farki hiç akla gelmiyordu.)
uranlari (sloganlari), Türk milliyetçileri arasinda
sürekli tekrarlanir oldu. Bütün bunlarin anlami
Türklük ile Müslümanliga ideolojide esit yer vermekti.
Oysa Müslümanlik bir ideoloji degil dindi. Inananlari
tarafindan kaynagi ilâhî kabul edilen kutsal bir
kavramdi. Ideoloji ise beserî idi. Ilâhî bir kavram
olan dini, beserî bir kavram olan ideoloji saymak her
seyden önce din kavramina ters düsmekteydi. Ancak dini
ideoloji olarak görmek isteyenler, onu diger
ideolojilerin karsisina koymakta israrliydilar.
“ Ideolocya Örgüsü” adli eserinde Müslümanligi bir
ideoloji olarak sunan Necip Fazil Kisakürek kuvvetli
zekâsi ve kalemiyle milliyetçiler üzerinde de etkili
olmayi basardi. Öte yandan CHP’nin dine karsi kabul
edilen tutumu da bu cereyanlara güç veriyor; CHP’ye
karsi sert muhalefetiyle öne çikan Serdengeçti, Büyük
Dogu gibi dergiler, CHP’den darbe yemis milliyetçiler
tarafindan da izleniyordu. Tarihte bir Türk-Islâm
terkibi yasandigi dogruydu; ancak en az 200 yildan
beri bu terkibe Bati medeniyeti unsurlari da
katilmaktaydi ve daha Mesrutiyet yillarinda Gökalp,
Türklük-Müslümanlik-Bati olmak üzere üçlü bir
terkipten bahsediyordu. Milliyetçiler arasindaki din
agirligi, Müslümanligi ideolocyalastiran Necip Fazil’a
paye vermeye, birtakim dinî gruplarla organik baglar
kurmaya ve Türklügü de bir kenara birakarak “Kanimiz
aksa da zafer Islâmin” (duvarlara “aksada” seklinde
bitisik yazilan bu kelimeler benim zihnimde âdeta bir
kara mizah gibi “kanimiz Mescid-i Aksâ’da” kavramini
ç agristiriyordu) uranlarina (sloganlarina) kadar
varmisti. 1970’lerin ikinci yarisindaki ölüm kalim
mücadelesinde din duygusu, her gün birkaç
arkadaslarini sehit veren gençlerin psikolojik
dayanikliligini saglamakta da önemli bir islev
görmekteydi. Öte yandan dini ideoloji olarak görenler
zaten Akincilar (sonradan Millî Görüsçüler) olarak
ö rgütlenmislerdi ve ayri partileri de vardi. Ancak bu
grup, dini de ortadan kaldirmayi hedef alan
“ Türkiye’yi Afganistanlastirma projesi”ndeki kanli
ç atismalarda kilini dahi kipirdatmamisti. Iktidar
olanlarinin, Avrupa Birligi ve ABD karsisinda bugünkü
tutumu da farkli degildir.

Din agirligi ile birlikte “köylülük” veya
“ mahallîlik” diye adlandirabilecegimiz bir baska çizgi
de milliyetçiler içinde gittikçe agirlik kazandi.
Köylü gibi davranmak, köylü gibi konusmak
milliyetçilik zannedildi. Oysa bu tutum ve davranis
“ milliyetçilik” olarak degil, ancak “mahallîcilik”
olarak ifade edilebilir ve aslinda milliyetçilige
zittir. Ziya Gökalp’in “Türkçülügün Esaslari”nda halk
kültürünün “tezhibi”nden, yani medenî araçlar
vasitasiyla inceltilip yüceltilmesinden bahsedilir.
Gökalp düsüncesinde hayli önemli yer tutan bu ilke,
köylülügün oldugu gibi birakilmasini degil, onun
inceltilip medenî hâle getirilmesini hedef alir.
1930’lardaki Türkçülerin “köycülük” ilkesi de
köylümüzün ekonomik ve medenî bakimdan
kalkindirilmasini hedefler. 1950’lerden sonra egitimde
görülen hizli seviye kaybinin da etkisiyle
milliyetçilerin bir kismi medenîlesmek ve sehirlesmek
yerine (“medenî”nin kelime anlami da “sehirli”dir)
“ köylülesme”yi âdeta bir “deger” olarak ortaya
koydular. Hatta 1980 sonrasinin savrulmasinda bu
durumu “yerlilik” olarak adlandiran ideolojik içerikli
yazilar da yazildi. Tabiî ki 1940’larin sonunda ortaya
ç ikan köyden sehire göç olgusunun, özellikle 1980’den
sonra sehirlere yigdigi egitimsiz (terbiye etmek
fiilinin bazi yemekleri güzellestirmekanlamina
gelmesi de bosuna degildir) ve sekilsiz kalabaliklarin
olusmasinda milliyetçilerin taksirati yoktur. Bu,
1950’den beri ülkeyi idare eden yöneticilerin
kusurudur. Ancak bu sosyolojik olgunun,
milliyetçilerde ve baska kesimlerde görülen
köylülesmede çok önemli bir payi vardir.

1980 sonrasinin ilk yillari Türk milliyetçilerinin,
Kenan Evren ve arkadaslari tarafindan yargilanmasiyla
geçer. “Ülkenin fiilî ve fizikî saldiriya ugradigini
ve devletin güvenlik güçlerinin bu saldiri karsisinda
â ciz kaldigini” ilk bildirilerinde beyan ederek 12
Eylül ihtilâlini yapan Kenan Evren ve arkadaslari,
dogru olarak tespit ettikleri bu “durum”da (ülkenin
fiilî ve fizikî saldiriya ugramasi ve resmî güvenlik
güçlerinin âciz kalmasi durumunda) bütün vatandaslarin
silâha sarilmasi gerektigini unuttular. Durumu
kendilerinden önce tespit eden ve canlari pahasina
gerekli tedbirleri almaya çalisan milliyetçi ve
ü lkücüleri tutuklatip yargilatarak büyük bir çeliski
ortaya koydular. Bu tutumun onlarin çeliskisi olarak
kalmasi çok sey ifade etmeyebilirdi. Ancak durum,
onlarin çeliskisi olmaktan ibaret kalmadi. Ülkenin
saldiriya ugramasi ve devletin güvenlik güçlerinin
â ciz kalmasi durumunda vatandasta tabiî olarak
görülmesi gereken millî direnis refleksine de büyük
bir darbe vurdu. Milliyetçi ve ülkücüler vatanlari
için mücadele ettiklerine, hatta bu ugurda sehit
olduklarina inaniyorlardi ve bu dogru bir inançti.
Ancak vatani fiilî ve fizikî saldiridan
kurtardiklarini söyleyenler onlari da yargiliyordu.
Onlarin ruhlarini ve zihinlerini altüst eden bu
ç eliski ve haksizliga bir de ceza evlerinde görülen
iskenceler ekleniyordu. Zihinleri, ruhlari, ülkü ve
inançlari, kutsal bildikleri “devlet” tarafindan
ç igneniyordu. Birçogu okuyup ögrenmeye, kendini
yetistirmeye firsat bulamadan kavganin içine
atilmisti. Dört duvarin cenderesine, sorgulamalara,
iskencelere katlandilar; fakat bir kisminin
içlerindeki bazi baglar koptu. Konuya 20 yil öteden
bakarken yanlis olarak degerlendirdigimiz bazi yollara
sapanlarin o zamanki yetismislik durumlarini ve ruh
hâllerini asla gözden uzak tutmamak lâzimdir. Ceza
evlerinden çiktiktan sonraki geçim zorlugunu ve hayat
gailesini de göz önünde tutulacak etkenler arasina
eklemek lâzimdir. Bu sartlara ragmen, ceza evinden
ç ikan ülkücü ve milliyetçilerin çogunun kendilerine
basarili bir gelecek hazirlayabildigini
söyleyebiliriz. Ancak disarida kalan milliyetçilerin
iyi sinav verdigini söylemek mümkün degildir. Onlarin
da ayni çeliskinin dogurdugu psikolojik baski altinda
kaldigi muhakkaktir. Ama ne olursa olsun bir sekilde
protestolarini dile getirebilmeliydiler. 200
dinleyiciyle sinirlanan Mamak’taki mahkeme
salonlarinin önünde ilk 200’e girmek için her durusma
sabahi on binlerce kisinin siraya girmesine karsi
hiçbir kanunî engel yoktu. Birkaç ay devam edecek on
binlerce kisilik sira her hâlde zalimlerin dikkatinden
kaçmayacak ve ses getirecekti. Sözcü, Yeni Düsünce
gibi Türk milliyetçiliginin ve imali yollarla da olsa
12 Eylülcülere muhalefetin sesi olan dergilere
yazanlar iki elin parmaklarini ancak asiyordu.
Dergilerin tirajlari ise hiç de övünülecek seviyede
degildi. Yetkilileri (?) mektupla uyaran
milliyetçilerin sayisi da birkaçi geçmiyordu. Burada
avukatlarin hizmetini unutmamak gerekir. Bu hengâmede
Türk milliyetçilerinin en çok övünecegi isim,
topladigi “mektup”larla hem içerdekilerin, hem de
onlarin disardaki yakinlarinin az da olsa
ihtiyaçlarini karsilayan Galip Erdemdir. O, yalniz
topladigi mektuplarla degil, tutuklu ailelerinin
ulasabildigi her ferdiyle birebir ilgilenerek
olaganüstü bir dönemin “efsanevî” kahramani olmayi hak
etmistir. Bütün bu hengâmenin ardindan birkaç
entellektüel milliyetçinin “davayla hesaplasma” adina
veya “özelestiri” yapmak maksadiyla, Sovyetlerin ve
komünizmin çökmesinden hareketle,1980 öncesi
mücadelenin gereksizligini yazmalari tam bir
anakronizm yani tarih yanilgisidir.1990’larda
komünizmin tehlike olmaktan çikmasi, 1980 öncesinde de
böyle bir tehlikenin var olmadigini göstermez. 1980
ö ncecesinde komünizm, kir gerillâsiyla, sokak
gerillâsiyla, Moskova’dan para alan parti ve
dernekleriyle, kalasnikofuyla, molotof kokteyli ile,
binlerce devlet görevlisi ve ülkücüyü sehit eden
kursunlariyla Türkiye’nin her tarafinda kol
geziyordu. 12 Eylülcülerin dedigi gibi ülke “düsmanin
fiilî ve fizikî saldirisi”na ugramisti. 1980 öncesi
ü lkücü mücadele bu kadar somut sartlarin ürünüydü ve
elbette kutsaldi. O zamanin kanla yogrulan mücadele
sartlarinda lider, doktrin, teskilât üçlemesini
bugünden tenkit etmek kolaydir. Ancak her türlü
mücadelenin kazanilmasinda taraflarin, dönemin
sartlarina göre hareket etmelerinin elzem oldugu
unutulmamalidir. Rakibiniz örgütlü ise siz de örgütlü
olacaksiniz; rakibiniz dergi, kitap gibi vasitalari
propaganda için kullaniyorsa siz de ayni seyi
yapacaksiniz; rakibiniz gayrinizamî savasiyorsa siz de
gayrinizamî savasacaksiniz.

1950’lerde ve 1960’larda yapilan siyasî hata
l980’lerde bir kere daha tekrarlandi. Milliyetçilerin
bir kismi yine baska siyasî partilerde yer aldilar.
Yine kapitalist, liberalist partilerin payandasi
oldular. Bunlarin bir kismi, özellikle ANAP’ta yer
alanlari kapitalizm adina sosyal adaleti de unuttular.
Zenginle yoksul arasindaki uçurumun halki isyan
ettirecegini ve seçmenlerin “sistem partisi” denilen
partileri cezalandirabilecegini akillarina
getirmediler. Önceden siyaset yapmis bir kisim
milliyetçiler de uzun süre siyasetten uzak kaldilar.
Baska partilere girmek de, siyasetten uzak kalmak da
asil milliyetçi partinin bünyesinin zayif kalmasina
yol açti. Alpaslan Türkes’in âdeta sifirdan baslayarak
yeniden örgütledigi Milliyetçi Hareket Partisi,
yetismis birçok elemanini bünyesine katamadi. Esasen
kuruldugu yillardan beri pek çok degerli elemanini su
veya bu sebepten kaybeden MHP’nin bu çizgisi bence
genel bir tenkidi hak etmektedir. Tek tek olaylarin
tahlili ayri bir bahistir ve bu, belki de ileride
yazilacak ayrintili bir MHP tarihinin isidir. Ancak
ben genel bir hükümle gidende de, gideni önleyemeyende
de kusur aranmasi gerektigini düsünenlerdenim.
1980’lerden bugüne milliyetçilerin önemli bir kismi
ANAP’ta ve DYP’de heba oldu. Tabiî ki bunu sahislari
için söylemiyorum. Hatta bir kisminin bulunduklari
yerlerde önemli bazi hizmetleri de oldu. Ancak
milliyetçi bir siyasî hareketin gücünden ve etkisinden
mahrum oldugumuz muhakkaktir.

Alpaslan Türkes’in vefati Türk milliyetçileri için
tam bir deprem olmustur. Hele bu hadisenin tam da
milliyetçilerin toparlanmaya basladigi bir döneme
rastlamasi büyük bir talihsizliktir. Tabiî ki böyle
bir tahlilî yazida “talihsizlik” sözünü kullanmak
dogru olmayabilir. Ancak 30 yili askin bir zamandan
beri baglandiklari “lider”i kaybeden bir camianin, bu
kayiptan dolayi büyük bir kaos yasamasinin tabiî
oldugunu da gözden irak tutmamalidir. Burada, “lider”
anlayisi olmasaydi elestirisi hemen akla gelebilir;
lider diye bir kisiye baglanmasaydiniz bu kaosu
yasamazdiniz denebilir. Ancak unutmamak lâzimdir ki
1980 öncesinde de, sonrasinda da MHP’nin basarilarinda
“ lider”in ve “lider anlayisi”nin önemli rolü olmustur.
Liderin vefatindan sonraki parti kongresinde
yasananlara ragmen l998’de MHP’nin aldigi %18 küsur oy
hiç süphesiz Türkes’in eseridir. Cenaze törenine
katilan milyonlarca kisilik kalabalik bunun canli
kanitidir. Alpaslan Türkes’in, Türk milliyetçilerinin
ve ülkücülerin canlariyla, kanlariyla, emekleriyle,
kol, yürek ve beyin güçleriyle MHP’yi getirdikleri
noktada partiyi devralan yönetici kadro ve l998
seçimiyle meclise giren milletvekilleri bu agirligi
tasiyamadilar. Agirligin hep birlikte tasinmasi için
gerekli olan bir kisim kadroyu partiden uzak tuttular.
Dava ugruna hayatlarini vermis, ömürlerini tüketmis
yüzlerce, binlerce yetismis eleman ya partiye hiç
yakyastirilmadi, ya partiden uzaklastirildi. Böylece
“ aziz dava arkadaslarim” hitabi yankilanacak bir
zeminden mahrum kaldi. Onlar olmadan da biz partiyi
yürütürüz, hem de çok daha iyi yürütürüz zehabina
kapilanlar bu isi yürütemediklerinin ya çok geç
farkina vardilar; yahut da hâlâ farkina varmis
degiller. MHP’nin ve genel olarak milliyetçilerin en
büyük eksiginin, entellektüel hayatta mevcut olmamak
ve bunun sonucu olarak basin yayin hayatinda da yok
mesabesinde bulunmak oldugu kendilerine defalarca
söylendigi hâlde mevcut yöneticilerin bunu dikkate
almamasi anlasilamamistir. 3,5 yillik iktidar
döneminde bu eksikligin giderilmesi için gerekli
tedbirler alinacagi yerde basin kartellerinin
sayfalarinda boy resmi vermek yeterli görülmüstür.
Ancak kartelin, artik kendileriyle isleri kalmamis
siyasîleri silkeleme huyunu unutanlar bunun cezasini
ç ok aci bir sekilde çektiler. 3 Kasim seçimlerinden
ö nce ve sonra basinin ilgisizliginden dem vurmak, bu
durumun ironik bir ifadesinden baska bir sey degildir.


1998 seçimlerinde MHP’nin ikinci parti olarak seçimi
kazanmasi bütün milliyetçi ve ülkücüleri
sevindirmistir. Tabanda meydana gelen birlesmenin
tavanda da olusmasini taban bosuna beklemistir.
MHP’den ayrilanlarin tekrar partiye kazandirilmasi
için hiçbir çaba sarf edilmedigi, hiçbir girisimde
bulunulmadigi gibi MHP’ye bagli entellektüeller de
partiden uzak tutulmustur. MHP’nin koalisyonda yer
almasi baslangiçta anlasilir bir tutum olarak kabul
edilebilir. Ancak ne pahasina olursa olsun iktidarda
kalmak için gösterilen inatçi direnç kabul edilemez.
Bir yandan “mevhum derin devlet” tarafindan kabul
görmek endisesi, bir yandan iktidarin sagladigi
nimetler ve itibar MHP yönetimini âdeta esir almis ve
iktidar koltuguna zincirlemistir. Böylece Türk
milliyetçilerinin ve MHP tabaninin kabul edemeyecegi
tavizler art arda verilmistir. Aptullah Öcalan
kararinin meclise sevk edilmesi konusunun görüsüldügü
üç lü zirvede Devlet Bahçeli, iki gün önce Osmaniye’de
yaptigi dozu çok sert konusmaya aykiri olarak
ortaklarina uymus ve Türkiye’yi bölmek için savasan bu
kanli katilin idaminin mecliste oylanmasina engel
olmustur. Bu, MHP’nin son dönem tarihi için önemli bir
dönüm noktasidir. Bir yandan partinin seçim zaferinde
ö nemli rolü olan bölücülüge karsi mücadele iradesi
kirilmis, öte yandan meydanlarda ne kadar sert ve
yüksek sesli konusmalar yaparsa yapsin genel baskanin
koalisyon ortaklarina teslim olabilecegi fikri ortaya
ç ikmistir. Taban bu durumu büyük bir hayal
kirikligiyla karsilamis ve genel baskanlarinin Ecevit
yanindaki durusunu artik bir saygi ifadesi olarak
degil, “teslimiyet içindeki uslu çocuk” ifadesi olarak
degerlendirmeye baslamistir. Bir yandan da “kurt
agzinin baglanmasi, Ecevitlerin nur topu gibi bir
evlât sahibi olmasi” gibi fikralarla içini dökmeye
ç alismistir. Gerçekten de bu karardan sonra tavizlerin
arkasi kesilmemis, idamin kaldirilmasi kararini
(Apo’nun idaminin da) hükümeti bozma sebebi sayacagini
ilân eden MHP, daha sonra bu kararindan vazgeçerek
koalisyon ortaklarinin kendileri disinda idami
kaldirabileceklerini açiklamistir. Kürtçe egitim ve
yayin konularini da önce hükümeti bozma sebebi sayan
parti, sonradan bu “rezerv”inden de vazgeçmistir. Son
olarak meclis komisyonunda idamin kaldirilmasini
engelleme imkâni oldugu hâlde bunu da kullanmayan
MHP’nin meclis görüsmelerindeki konusmalari,
Atatürk’ün gençlige hitabesini bagirarak okumalari
artik hiçbir deger ifade etmemis ve 3 Kasim seçimleri
bu konudaki gerçek hükmü vermistir. MHP, Aptullah
Ö calan’in idam kararini meclise sevk etmeyen üçlü
zirvede iktidari birakip muhalefete çekilmemekle 3
Kasim seçimlerinin AKP’si olma firsatini kaçirmistir.
O tarihte muhalefete çekilen bir MHP, hem ekonomik
krizlerin ortak sorumlusu olmayacak, hem de bölücülüge
karsi direnci ayakta tutmus olacakti. 3,5 yillik
iktidar ortakliginin en büyük kaybi, Türkiye’yi
bagimli bir ülke hâline sokan tutum ve davranislara
karsi millî refleksin âdeta sifirlanmasidir. KKTC
konusunda “ver-kurtul”
culara karsi düzenlenen mitinglerin fiyaskoyla
sonuçlanmasi bunun en açik kanitidir. Millî refleks,
ö nce 12 Eylülcüler tarafindan, sonra da 3,5 yillik
iktidar ortakligiyla MHP tarafindan iyice
asindirilmistir. MHP iktidari bir yandan devamli taviz
verip ülkücü refleksi asindirirken, öte yandan 3,5
yillik iktidari boyunca milliyetçilik adina hiçbir
olumlu icraatta bulunmamistir. Vaktiye Adalet Partisi
iktidari, daha sonra ANAP’li ve DYP’li koalisyonlar
zamaninda yapilan milliyetçi icraat seviyesine dahi
ulasilamamistir. Türk milliyetçileri ve ülkücüler saga
sola savrulmus, ne yapacaklarini bilemez duruma
gelmislerdir. Belli bir yasin altindaki ülkücüler
okumamakta, kültür bakimindan kendilerini yetistirmek
ihtiyacini hissetmemektedirler. Türk milliyetçiliginin
yakin tarihindeki belli basli isimleri dahi
bilmiyorlar; onlarin eserlerini, yazilarini
okumuyorlar. Türk milliyetçiligi adina ortaya konulan
ciddî eserlerin sayisi son derece az. Kitaba ragbet
olmayan yerde hiç kimse de kitap yazmak, arastirma
yapmak istemiyor. Sanatla ilgimiz daha da vahim
durumda. Türk milliyetçiligi adina neredeyse hiçbir
sanat eseri üretebilmis degiliz. Bu konuda bizi
teselli eden tek istisna Ömer L. Mete ile Osman
Sinav’in Deli Yürek’idir. Bütün bu olumsuzluklar
karsisinda milliyetçiler, sadece kuvvetli bir duygu
hâlinde birlesme arzusunu her tarafta dile
getirmektedirler. Bu arzu elbette haklidir ve
gereklidir. Ancak bunun yolu bir türlü
belirlenememektedir. Alpaslan Türkes gibi bir lider
artik yoktur. Milliyetçi ve ülkücüler yapilan hatalar
ü zerinde düsünmeye ve saglikli bir yol bulmaya
ç alismalidirlar. Türk Yurdu dergisinde açilan
tartismalar devam etmeli, mümkünse yapilacak
kurultaylarla meseleler enine boyuna konusulmalidir.
Kendimizle hesaplasmak, tartismak ve dogruyu bulmak
zorundayiz. Türkiye’nin içinde bulundugu agir sartlar
karsisinda hiçbir milliyetçinin kenara çekilmeye hakki
yoktur.

2002 yılında AvrupaTürk sitemizde yayınlanan Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun hocımızın eskimeyen makalesi.


1225 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Türkiye'de Türkoloji çalışmaları - 02/06/2020
Ahmet Bican Ercilasun
Türkçüler Turancıdır - 28/05/2020
Ahmet Bican Ercilasun
Atsız'ı anlamak! - 25/05/2020
Ahmet Bican Ercilasun
Türkçüler, seçkin insanlardır. - 14/05/2020
Özgehan Özkan haklıdır; Türkçüler, "seçkin" sözcüğünün gerçek anlamını yaşatan insanlardır.
Türkçe nedir? - 10/05/2020
Sorunun cevabı açıktır: Türkçe, Türklerin kullandığı dildir. Nasıl Fransızların kullandığı dile Fransızca, Arapların kullandığı dile Arapça denirse, Türklerin kullandığı dile de Türkçe denir.
Tutsak Türkler konusunda Türk Milliyetçilerinin duruşu - 05/09/2018
Ahmet Bican Ercilasun
Oğuzname'den hikmetli sözler - 15/07/2018
Ahmet Bican Ercilasun
Yol Engebelidir - 06/07/2018
Ahmet Bican Ercilasun
BU YAZI TÜRK MİLLİYETÇİLERİ İÇİN YAZILMIŞTIR - 01/07/2018
Ahmet Bican Ercilasun
 Devamı